insan&kendisi
yaş yirmilerin ortası olsa da insan, kendine yabancı kalabiliyomuş
içindeki sığ'lıkta boğabiliyomuş kendini
ya da tökezleyip düştüğünde, herkesten daha acımasız olabiliyomuş kendine karşı
insanın kavgası en çok kendiyleymiş zaten..
pencerenin ardında
..
bi süredir hayata penceremi kapatmışım sanki
sanki tüm güzellikler dışarda kalmış
ben içerde..
hayat akmış dışımda
bense yaşamayı içimden bile geçirmemişim
..
herkes kapılmış gitmiş o akıntıya
ben yerimde kalmışım
..
garları severim çünkü..
severim tren garlarını..dedem demiryolu yapımında zengin olmamış ama
yine de severim.
babam ismet inönü'nün yakınında bulunmamış ama
yine yine severim.
tren yolu vazgeçilmezim değil ya.. severim işte.
evden yirmi dakika süren okul yolunun bi saate çıkmasına sebep olsa da.. severim!
ahh pamuk kalpli(!) nobel ödüllü yazarımız, aydınımız..
sen de seversin bilirim tren garlarını.. sevme sebeplerimiz farklı da olsa sonuç aynı..
senin nedenlerin baban, deden, ismet inönü falan..
nihayetinde dilimizde aynı marş
'demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan'
tren garlarını severim çünkü.. çünküsü yok
hayat
hayat, giriş cümlesi bizim irademiz dışında kuruluş bi kompozisyon gibi.. ilk paragrafı 'ailemiz' tarafından/ 'iyiliğimizi isteyenler' tarafından bin bir düşünceyle kaleme alınmış belki de..
insan ne olduğunu -dan sonra anlıyor. bazen sözüm ona doğru zamanda eline tutuşturuluyor bu kalem; bazen zorla almaya çalışıyor insan hakkı olanı; bazense farkına bile varmıyor başkalarınca yazılan satırların kendi kompozisyonunu oluşturduğunu..
bu yazının uzunluğu-kısalığı aslında zamanla çok da ilişkili değil. burada önemli olan içinde bulunduğun an'a ne kadar çok güzellik sığdırabildiğin..
kompozisyonlarda konuyu genllikle ilk cümle belirler. bizim hayatımızdan bu cümleyi silmemiz mümkün değil belki, ama konunun akışına yön vermek bizim elimizde. yeter ki o kalemi sıkı sıkı tutalım..
önyargı'yı yargılamalı mı?
internet gazetelerini tarıyorum sabahları
milliyet'te "gülen'den kılık kıyafet uyarısı!" başlığıyla verilmiş bir haber.
zaman gazetesi'nde 'kürsü' bölümünde yayınlanmış bir yazıdan makaslamalar yapılmış. buraya kadar her şey iyi güzel. böyle farklı gazeteler arası fikir haberlerinde okuyucunun yorumlarını da okurum. bu halkın önyargısı/düşünce yapısı hakkında az çok fikir verir bence. okuduğum yorumlar yazıdan çok bağımsız ve hakaret dolu.
burada anti-parantez bi paylaşımda bulunmak istiyorum:
üniversiteye ilk girdiğimiz sene, bizden öncekilere dersler hakkında soru sorduğumuzda bölüm hocaları hakkında bilgi(!) vermişlerdi epeyce. konuştuğumuz kişi sayısı 50yi bulmuştur. hemen hepsinin nefret ettiği, uzak durmamız gerektiğini söylediği bir profesör vardı.
1.sınıftaki 'mesleğe yönlendirme' dersimize her bölümden hocalar girip, 4 yıl boyunca göreceğimiz dersler hakkında bilgi veriyordu bize. bu hocamız da geldi bir haftaki dersimize. en ön sıradaydım. üstlerin telkinlerinden olacak kendimi veremedim hocanın anlattıklarına. göz göze gelmekten çekindim.
sonraki seneler birkaç kez daha ders anlattı hocamız ve ben sadece birine girdim, hala hocadan korkuyordum.
yıllar geçti.
son sınıftaydım. bir ders aynı hocaya aitti. bir dönem boyunca dersimize girecekti. ilk hafta tedirginlikle girdim derse. kavramlar üzerinde duracağımızı söyledi hoca. 'toplum nedir?' ile başladık. felsefe gibi işliyordu dersi. ilk arada çıktım hemen. mezun olmuş mesleğe başlamış arkadaşlardan 2sini aradım. bu derse girmeli miyim diye sordum, devam zorunluluğu olmadığını, hocamızın aykırı görüşleri olduğunu ve ders boyunca bunları empoze etmeye çalıştığını söylediler. girmedim.
sene sonu final öncesindeki son derse girdim arkadaşların ısrarıyla.
benim gibi ürken arkadaşlar olmalı ki 115 kişilik kadrodan 15-20 kişi vardı derste. 4.sıradaydım. hocayla göz temasına geçiyorduk sık sık. terliyordum her bakışında. 2saatlik dersin sonlarına doğru hocayı duymadığımı farkettim. yani o konuşuyor, izliyorum, ama söyledikleri kulaklarıma ulaşmıyor-ulaşsa da içime giremiyor.
o an dedim merve; senin kimseye karşı bu denli kapalı olduğunu görmedim. sebep ne? düşündüm.. yaşadığım bir olay mı hocamın bana ulaşmasına engel yoksa ters bir haline mi şahit oldum? hiçbiri değildi. sadece duyduklarım.. peki yeterli miydi bir insanı yok saymak için tüm bunlar? ben bunları düşünürken yavaş yavaş hocamın sesi kulaklarıma ulaşmaya başladı. söyledikleri mesleğim adına altın değerindeydi.
saate baktım 20 dakika vardı dersin bitmesine .
bitmesin istedim.
daha çok faydalanmalıydım.
evet, düşünce yapılarımız bire bir örtüşmüyordu ama anlaşmak için, dinlemek-anlamak ya da kendisini anlatmasına şans vermek için aynı düşünmek-aynı görmek gerekmiyordu.
ders bitti. şimdilerde hocamı makalelerinden takip ediyorum ve önyargılı olduğum için pişmanım.
..
özetle söylemek istediğim, dinlemeyi, anlamayı bilmeliyiz. ve bunları yaparken kimsenin değil kendi bilgimizin süzgecinden geçirmeliyiz öğrendiklerimizi.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı